21 Kasım 2020 Cumartesi

Tarihin Dönemlendirilmesi: Teslis Ekolü’ne Türk-İslam Medeniyeti Nazarından Eleştirel Bir Bakış

 Tarihin Dönemlendirilmesi: Teslis Ekolü’ne Türk-İslam Medeniyeti Nazarından  Eleştirel Bir Bakış

Tarihin Dönemlendirilmesi: Teslis Ekolü’ne Türk-İslam Medeniyeti Nazarından Eleştirel Bir Bakış

Muhammed Said KARDAŞ[1]

Özet: Tarihin dönemlendirilmesi meselesi bugün tarihçiliğimizi ve tarih algımızı etkileyen önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk insandan günümüze on binlerce yıllık bir dönemi kapsayan insanlık tarihinin daha rahat anlaşılması, çalışılması ve yorumlanabilmesi için bir taksimat yapılması gerektiği muhakkaktır. Bu taksimat günümüze dek genellikle Hristiyan Avrupalı tarihçiler ve din adamları tarafından yapıldığı için bugün tarihçiliğimizde birtakım sorunlarla karşılaştığımız tartışmasız bir gerçektir. Bu çalışmamızda bunun nedenlerini görecek, Batılı, Hristiyan din adamları ve tarihçiler tarafından dikilen dönemlendirme gömleğinin Türk-İslam medeniyetine uygun olup olmadığını tartışacağız.

Anahtar Kelimeler: Tarihin Dönemlendirilmesi, Türk-İslam Medeniyeti, Üçlü Sistem, Teslis Ekolü, Avrupa Merkezcilik.

Abstract: The periodization of history is an important problem in Turkish historiography and todays perception of history. It is certain that a periodization should be made in order to understand, study and interpret the history of humanity, which covers a period of tens of thousands of years from the first man to the present. It is an indisputable fact that today we encounter some problems in Turkish historiography, as this division has been generally made by Christian European historians and clergymen. In this study, we will see the reasons of that problems and discuss whether the periodization of history made by Western, Christian clergymen and historians is appropriate for Turkish-Islamic civilization.

Key Words: The Periodization of History, Turkish-Islam Civilization, Eurocentrism, Triple Partitioning.

 

 

Giriş:

Tarih, insanlık tarihini ilk insanın ortaya çıkışından günümüze kadar yer ve zaman belirtip neden-sonuç ilişkisi gözeterek belirli bir metodoloji ile inceleyen bir bilim dalıdır. E. H. Carr (1892-1982) “Tarihi "geçmiş ile bugün arasındaki bitmeyen bir diyalog”[2] şeklinde tanımlamaktadır. Tarihin bu diyaloğunun bütün insanlığı ihtiva etmesi gerekliliği tarih araştırmalarında ihtisaslaşma zaruretini doğurur. Ömür kısa ve lüzumlu işler çok olduğundan tek bir tarihçinin dünya tarihinin tamamını en küçük ayrıntısına kadar tümüyle bilmesi imkân kabilinde değildir. Çünkü insanlık dünyanın tüm kıtalarında, on binlerce yıldır süregelen bir öyküye ve geçmişe sahiptir. Bu alanda mesai sarf edecek bir tarihçinin İnka Dili, Sümerce, Sanskritçe, Antik Yunanca, Aramca, Asurca’dan Arapça, Farsça, Çince, Latince’ye ve modern dillere, unutulmuş dillerden Mısır hiyerogliflerine kadar okuyup anlamlandırabilmesi iktiza eder. Bu tek bir insanın var olmuş bütün dilleri bilmesi anlamına geldiğinden gayri mümkündür. Burada karşımıza dil meselesi çıkıyor.

Daha sonra uygarlığın izlerini Güney Amerika’daki Ant Dağları’ndan Çin Seddi’ne kadar dünyanın dört bir tarafında takip etmesi, arkeolojik verileri incelemesi ve görmesi gerekmektedir. Bunun da gayet imkânsız olduğu herkesçe malum olsa gerek. İnsan zaman, mekân ve imkân ile sınırlı, aciz bir varlıktır. Bu sebepten tarihin ayrılması, ihtisas alanlarına bölünmesi elzemdir.

Bahsettiğimiz bölme ve ihtisaslaşma ihtiyacı çeşitli saiklerle vücut bulduğundan çözüm önerileri de farklı sorulara cevap niteliğindedir. Necmettin Alkan bu bölmeyi 4’e ayırır: Yatay bölme, dikey bölme, ideolojik bölme ve çağlara bölme.[3]

Yatay bölme, tarihi ülkelere, coğrafyalara ve kıtalara göre bölmedir. Dikey bölme, tarih disiplinini iktisat tarihi, siyasi tarih, dinler tarihi gibi belirli alt başlıklara ayırmaktır. İdeolojik bölme belirli bir siyasi görüşün bütün dünya tarihine uygulanması ve buna göre tasnif edilmesidir. Örnek vermek gerekirse Auguste Comte (1798-1857) içinde yaşadığı sürecin etkisiyle tarihi Teolojik-Metafizik-Pozitif olarak üçe ayırır. Karl Marx (1818-1883) ise sahip olduğu materyalist görüş ile tarihin iktisadi sebeplere ve sermayeye göre bölünmesi gerektiğini iddia eder ve tarihi İlkel Komünal toplum-Köleci toplum-Feodal toplum-Kapitalist Burjuva toplumu-Sosyalist Proleterya Diktatörlüğü-Sınıfların yok olduğu Komünist toplum olarak ayırır.[4] Son sınıflandırma ise tarihin bazı olayları başlangıç ve bitiş noktası kabul edilerek çağlara ayrılmasıdır.

Tarihin, belirli olaylar mihenk taşı kabul edilerek çağlara ayrılması da kendi içerisinde sorunlar barındırır. Burada en temel sorunlardan birisi hangi olayların kime nazaran önemli olduğudur. Bu durum “J. Huxley'in tanımlamasıyla "kendi test tüpü içinde yaşayan sosyal bilimci" paradoksunu beraberinde getirmektedir. J. H. Plumb tarihî objektivitenin mümkün olmamasına rağmen bir bilim adamı gibi davranmak zorunda olmasının, modern tarihçinin en ciddi ikilemi olduğunu vurgulamaktadır.”[6] Esasen tarihin çağlara ayrılması meselesini kronolojik olarak incelediğimizde tarihçinin kendi test tüpü içerisinde yaşadığı iddiasının o kadar da yanlış olmadığını görürüz. Tarihin böyle bir bölümlemeye tabi tutulmasının ilk örneklerini Yahudilik ve ardından Hristiyanlıkta görülebilir.

Tarihin Çağlara Ayrılması Fikrinin Tarihî Gelişimi

Tarihin tarihine dair yapacağımız bir inceleme bizi ilk toplumlara ve onların yaratılış mitlerine götürür. M.Ö 4. bin yılda yazının ortaya çıktığı Sümer medeniyetinden itibaren yazılı kültür veya sözlü geleneğin hüküm sürdüğü bütün medeniyetleri incelediğimiz zaman her toplumun öncelikli meselesinin “nereden geldik” sorusuna cevap bulmak olduğu görülür. Bu sebepten dolayı ilk dönemlerde tarihçilik efsanelerden ve kutsal metinlerin aktarımından mürekkeptir. Konumuz gereği incelediğimiz üçlü tasnifin kökenlerinde de buna binaen Eski Ahit ve Yeni Ahit’te geçen anlatılar yatmaktadır. Meşhur tarihçi Page Smith (1917-1995) de “Tarihsiz (historyless) medeniyetlerden oluşan bir dünyada ilk defa Yahudiler tarihi keşfetti.”[7] sözüyle Hristiyan tarihçiliğine de tevarüs eden Tanah alıntılarının önemine vurgu yapar.

Tarihçiliğini Yahudilikten alan Hristiyan düşünce sistemine göre “Tanrı zaten bütün tarihi vahyetmişti.[8] Bu nedenle Kitab-ı Mukaddes Hristiyan din adamları ve tarihçilerce en mükemmel tarihi kaynak olarak kabul edilmiştir. Tarihin çağlara ayrılmasında da ondan istifade edilmiştir.

Üçlü tasnifin tarihi serüveni Alkan’a göre “Aurelius Agustinus’a (354-430) kadar geri gitmektedir. Katolik Kilisesi babası Aziz Augustinus, Yahudi-Hıristiyan metinlerine istinaden Ahd-i Atik’te geçen, dünyanın 6 günde yaratılmasından hareketle tarihi 6 döneme ayırmıştır. Başlangıç ve bitişi Kitâb-ı Mukaddes’te isimleri geçen peygamberlere tekabül eden dönemlerin her biri, bin yıl sürmektedir.”[9]

Augustinus “bir Hıristiyan klasiği kabul edilen meşhur “De civitate Dei/Tanrı Devleti” kitabında tarih kurgusunu iki aşamalı olarak tasvir etmiştir: Birincisinde, o günkü topluma hâkim olan genel kriterlerden hareket ederek önce insan ömrünün altı döneminden bahsetmiştir.

Infantia/çocukluk (1-7),

Pueritia/buluğ (8-14),

Adolescentia/gençlik (15-28),

Iuventus/gençlik (29-40),

Gravitas/olgunluk (41-50),

Senectus/yaşlılık (50-).”[10]

Augustinus daha sonra kendi inancından hareketle tarihi de şu aralıklara gelecek çağlarla dönemlendirmiştir:

“1. Infantia: Hz. Âdem-Hz. Nuh(Tufan)

2. Pueritia: Hz. Nuh-Hz. İbrahim

3. Adolescentia: Hz. İbrahim-Hz. Davud

4. Iuventus: Hz. Davud-Babil Sürgünü

5. Gravitas: Babil Sürgünü-Hz. İsa’nın Doğması, kendi orijinal ifadesiyle ”Hz. İsa’nın insan olması”

6. Senectus: Hz. İsa’nın Doğması-Dünyanın Sonu”

Burada Augustinus’un taksimi kendi dini inancına göre yapması dikkate alınması gereken bir husustur. Hristiyan teolojisine göre dünya yaratılışından itibaren Hz. İsa’nın gelmesine hazırlanmıştır. Augustinus da tarih taksiminde Hz. İsa’yı çok önemli bir yerde konumlandırmıştır. Nitekim tarihin bölümlere ayrılması hakkında “Amerikalı tarihçi Charles Maier, zamanın hem kavranış biçimi açısından hem de tahsis terimleri açısından politik bir şey olduğunu ileri sürer. Nasıl ki tarihte herhangi bir olayın başlangıç ve bitiş noktasını saptamak, tarihçinin o olaya ilişkin algı ve ideolojisince belirlenebiliyorsa, aynı belirlenme, dönemlendirme yaparken de geçerli olabilmektedir”[11]

Alkan, Augustinus ile birlikte tarihçinin olaya ilişkin algı ve ideolojisinin devreye girmesi konusunda “Bu şekilde tarihî süreçte cereyan eden olaylar arasında ilginç bir şekilde inanç merkezli ve keyfî “seçicilik” geleneği başlamıştır. Bu gelenek daha sonrakilere bir örneklik teşkil etmiştir. Böylece farklı zaman dilimlerinde farklı tarihçiler kendi inanç/fikir/keyfîne göre tarihi çağlara ayıracaklardır.”[12] demiştir.

Augustinus’tan sonra bu konuda kökten bir değişiklik Sophronius Eusebius Hieronymus (347-419) ile gerçekleşmiştir. Augustinus gibi kilise babası ve büyük bir Hristiyan din adamı olan Hieronymus tarihi çağlara ayırırken Tanah'ın Ketuvim kitabına bağlı Daniel kitabından ilham alan bir görüş ortaya atmıştır. Daniel kitabının ikinci babında geçen bir kıssada Babil Kralı Nebukadnezar bir rüya görmüş ve bu rüyasının tabir edilmesini istemiştir. Sürgündeki Yahudalılardan öbür adı Belteşassar olan Daniel tarafından tabir edilen rüyasında kral altın, gümüş, tunç ve demirden yapılmış büyük bir heykel görmüştü. Daniel bu dört maden ile dört imparatorluğun kastedildiği şeklinde bir tabirde bulunmuş ve Nebukadnezar tarafından taltif edilmişti.[13] Hieronymus bu rüyada geçen dört imparatorluğun sırasıyla Babil, Pers, Grek ve Roma imparatorlukları olduğunu iddia ederek, tarihî süreci bu şekilde “dört dünya imparatorluğu” çağına ayırmıştır”[14]

Hristiyan tarihyazımında etkili olmuş bir diğer Kilise Babası ve piskopos Sevilialı Isidore’dir (560-636). R. G. Collingwood’a (1889-1943) göre onun tarih yazımına katkısı “her şeyi İsa’nın doğuşundan ileriye ve geriye tarihleyen tek evrensel zamandizin tasarımının”[15] kökeni olmasıdır. Bu kronoloji tasarımı tarihçilik açısından devrim niteliğindedir. Çünkü bu fikirle birlikte herhangi bir tarihçi kendi nazarında ehemmiyet atfettiği bir olguyu tarihi gerçekliği bölümlemede milat olarak kabul edebilme hakkına sahip olmuştur. Alkan bu metodun özellikle 16. asırdan sonra Avrupalı aydınları etkilediğini iddia eder. Alkan’a göre bu çağdan itibaren Batılı aydınlar “Reform, Rönesans, Aydınlanma ve Fransız ihtilâli gibi kendi siyasî fikirlerine ve hayal dünyalarına göre önem verdikleri olayları merkeze yerleştirmek suretiyle tarihî süreci anlamlandırmaya çalışmışlardır. Onlara göre, tarihe yön ve ekil veren hadiseler bunlar olup, diğerleri ancak ikinci veya üçüncü derecede, yerine göre hiç de ehemmiyet arz etmeyen hadiselerdir.”[16]

Tarihi üç ana başlık ile tasnif eden ilk isim olan Fioreli Joachim (1130-1202), “İtalya’nın en güneyinde çizmenin ucunda Fiore manastırı ve Florens tarikatının kurucusu ve çok önemli bir Katolik din adamıdır.”[17] Joachim, kökeni Tanah’a dayanan altı parçalı sistemi teslis esasına göre üçe ayırmıştır: “Babanın ya da cisimleşmemiş Tanrının egemenliği, yani Hıristiyanlık öncesi çağ; Oğulun egemenliği ya da Hıristiyanlık çağı; gelecekte başlayacak olan Kutsal Ruhun egemenliği.”[18] Burada taksimin tamamen teolojik sebeplerle yapılması ve Hristiyan nümerolojisinin kuşkusuz en önemli rakamı olan “3” parçanın seçilmesi Joachim’in dini kişiliğiyle anlaşılmalıdır. Joachim de öncesinde saydığımız ardılları gibi bir din adamıdır.

Bu yazarlar önce din adamı, sonra tarihçiydiler. Onlar için tarihçilik Hristiyanlığı anlamlandırmanın, kilise ve manastırlarına hizmet etmenin aracıdır. Bu dönemde tarihçilik din adamlarının yapabileceği bir uğraştı. Manastırlarda papaz eğitiminin bir parçası olarak, sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek insan tarafından “scriptoria”larda tarihi bilgi yine bir avuç insan için üretiliyor ve yineleniyordu. Kilise babaları tarafından ortaya atılan tarih anlatılarında geleceğe dair kehanetlerin var olması ise dönemin aydınları tarafından hem bir entelektüel seviyenin hem de mistisizmin tezahürü addediliyordu.[19]

Temelleri Kitab-ı Mukaddese dayanan, kavramsallaştırılması ise Hristiyanlık propagandası yapmak ve Hristiyanlığı anlamak adına bizzat Avrupalı, Hristiyan din adamları tarafından gerçekleştirilen üçlü sistemin başta Türk ve İslam tarihi olmak üzere dünya tarihine uygun olup olmadığını tartışmadan önce teslis ekolünün teşekkülünde önemli rol oynamış üç ismi daha incelememiz gerekiyor:  Francesco Petrarca(1304-1374), Gisbert Voetius(1589-1676) ve Christoph Cellarius(1634-1707).

Pek çok kaynakta hümanizmanın kurucusu olarak zikredilen Petrarca’nın önemi Ortaçağ mefhumunu “barbara saecula/barbar çağ[20] olarak tanımlayan ilk yazar olmasıdır. Bugün dahi tartışmasız bir gerçek olarak kabul gören Ortaçağ’ın karanlığın ve cehaletin hüküm sürdüğü yaklaşık 1000 yıllık bir dönem olduğu düşüncesinin doğruluğu tartışmaya açıktır. Çünkü Petrarca’nın Avrupa merkezci bir bakış açısıyla karanlık olarak tanımladığı dönemde İslam’ın zuhuru vuku bulmuştu. İslam medeniyeti felsefede, bilimde, sanatta, teknolojide ve daha birçok farklı alanda zirveyi temsil eder bir hale bürünmüştü. Yine Petrarca’nın yaşadığı XIV. yüzyılda Aztek İmparatorluğu, çağdaşı Avrupa şehirlerinin ötesinde bir nüfusa ve gelişmişliğe sahip, inşasında oldukça zor ve karmaşık teknikler kullanılan Tenochtitlan şehrinde hüküm sürmekteydi. Bu durum karşısında Ortaçağ mefhumunda barınmakta olan karanlığın sadece Hristiyan Batı Avrupa’yı kapsadığı, tüm dünya tarihine yayılamayacağı muhakkaktır.

Ayrıca bin yıllık bir dönemi Avrupa için de tamamen karanlık addetmenin sorunlu bir yaklaşım olduğu apaçık ortadadır. Çünkü Ortaçağ olarak tanımlanan bu dönemde hayli sanat eseri, felsefi tartışma ve akımlar ortaya çıkmıştır. Ortaçağ kavramına daha düzgün bir çerçeveden bakmak, Ortaçağı iyi ve kötü yönleriyle anlamlandırmaya çalışmak önemlidir. Annales ekolüne mensup tarihçi Jacques Le Goff (1924-2014) “Tarihi Dönemlere Ayırmak Şart mı?” adlı eserinde bu konuyu tartışmıştır. Goff’un eserinde Özellikle edebiyat, resim, müzik alanındaki eserlere örnek verilerek, Rönesans'a nazire yapılırcasına sunulmuştur. Ortaçağ'ın iyi yönleriyle beraber, engizisyon ve cadılık gibi kötü yönlerine de temas edilerek, toplumda bıraktığı kara lekeler üzerinde durulmuştur. Ortaçağ-Rönesans kıyaslarıyla beraber sadede gelinirken, tarihin dönemlendirilmesine ilişkin kopuşlara az rastlandığı sonucuna varılmıştır.”[21] Velhasıl-ı kelam Petrarca’nın tarih tasnifi kendi dünya görüşünü yansıtmaktadır ve siyasidir.

Kalvinist bir din adamı olan Voetius, tarihi üç başlıkta ayırmıştı. Ancak başlıkları yine Hristiyan Avrupa’yı ilgilendiren olgulardı. Burada dikkati çeken husus ise son çağı başlatan olayın Katolik dünyayı ikiye ayıran Lutheryanizm’in doğumu olarak seçmesidir. Voetius’un ayrımı şu şekildedir:

“1. Başlangıç-500, “antiqua ecclesia”

2. 500-1517, “intermedia aetas”

3. 1517-Sonrası, “nova aetas” [22]

Üçlü sistemi hali hazırdaki vaziyetine getiren kişi Alman Christoph Cellarius’dur. Cellarius tarihi taksim eden şahıslar içerisinde -teoloji eğitimi alsa da- doğrudan din adamı olmayan tek kişidir. Cellarius kendi dönemine gelen üçlü sistemi geliştirmiş ve içeriğini değiştirmiştir. Onun tarih tasnifi şöyledir:

“Historia antiqua/Eski Çağ, Başlangıçtan-337 Konstantin’in ölümü;

Historia Medii Aevi/Orta Çağ, 337-1453 İstanbul’un Fethi;

Historia Aevi Modern/Yeni Çağ, 1453-Sonrası.

Cellarius burada miras aldığı mevcut üçlü sistemi devam ettirmekle birlikte, tarihî süreci ve çağları tespit ederken her çağın başlangıç ve bitişleri için bilinen somut bazı tarihî olayları tercih etmiştir. Tercih ettiği olayların tamamı ise doğrudan Hıristiyanlık ve Avrupa tarihiyle alakalı gelişmelerdir”[23]

Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Tarihçiliğimizde Tarihin Çağlara Ayrılması

Yukarıda aktardığımız örneklerde tarih taksiminde Avrupalı Hristiyan teologlar ve teoloji eğitimi almış şahsiyetlerin başat rol oynadığını ve bu şahsiyetlerin tarihi çağlara ayırmada Avrupa tarihi ve Hristiyan inanç sistemi için büyün öneme haiz olayları seçtiği görülmektedir. Peki Osmanlı tarihçileri kendi tarihlerini taksim ederken bu sisteme ne derece bağlı kalıyorlardı?

Bu konu özellikle Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyılda modernleşme çabaları ile birlikte gündeme gelmiştir. Osmanlı modernleşmesi ve eğitim alanındaki gelişmeler sonucundan Osmanlı tarihçiliği böyle bir ihtiyaç hissetmişlerdir. “Bu anlamda üç Osmanlı tarihçisinin tespitleri ve denemeleri dikkat çekicidir. Hayrullah Efendi (1818-1866), Ahmed Cevdet Paşa (1822- 1895) ve Süleyman Hüsnü Paşa (1838-1892) modern anlamda çağ tasnifini ortaya atan ve çağ taksimi yapan ilk tarihçiler olmaları bakımından önemlidirler.”[25] Ancak Osmanlı tarihçileri bu taksimatta İslam ve özellikle Osmanlı tarihini baz almışlardır.

Hayrullah Efendi’nin ayırdığı üçlü sistemin birincisi olan “kurûn-ı ûlâ” Hz. Âdem’den 5. yüzyıla kadar olan dönemi kapsar. Bunu 5. yüzyıl ile 15. yüzyıl arasını ihtiva eden “kurûn-ı vustâ” izler. 15. asırdan başlayıp 19. yüzyılı da kapsayan son kısım ise “kurûn-ı ahîr”dir.

“Hayrullah Efendi’nin bu sistemine göre Eski Çağ Hz. Adem-Hz. Musa; Orta Çağ Hz. Musa-622 Hicret ve Yeni Çağ ise 622 Hicret-1861 Sultan Abdülaziz (1861-1876) dönemlerini kapsamaktadır. Böylece modern Avrupai üçlü sistemi esas alarak İslâm ve Osmanlı tarihini üç çağa ayırmıştır.”[26]

İlk modern Osmanlı tarihçisi olan Ahmet Cevdet Paşa da Avrupa’daki üçlü sistemi esas alan bir taksim yapmıştır. “Bu kurguya göre, Hz. Âdem’den başlayarak Roma İmparatorluğu’nun 476’daki yıkılışına kadar geçen zamanı Târih-i Atik/Eski Çağ; 476’dan başlayarak İstanbul’un Fethi olan 1453 veya 1492’deki Amerika’nın keşfi arasındaki dönemi Kurûn-ı Vusta/Orta Çağ ve 1453/1492’den “şimdiye” yani Cevdet Paşa’nın zamanına kadar geçen dönemi ise Târih-i Cedîd/ Yeni Çağ’dır.”[27] Cevdet Paşa bu ayrıma rağmen tarihin aslında ikiye ayrılması gerektiğini iddia etmektedir. Bu ayrım Hz. Adem’in yaratılışından Hz. Muhammed’in doğumuna kadar olan Tarih-i Atik ve oradan günümüze ulaşan Tarih—i Cedid.

Diğer bir Osmanlı tarihçisi olan Süleyman Hüsnü Paşa tarih taksimini doğrudan Osmanlı Devleti’nin tarihi serüveni ile alakadardır. İslam’ı ve Osmanlı tarihini kıstas alarak “tarihi üç çağa ayıran Hüsnü Paşa’nın tasnifi şu şekildedir: “İlk Çağ Tarihi”, Hz. Âdem’in yaratılışından başlayarak Hz. Muhammed’in peygamberliğine ve Hicret’e kadar geçen zaman dilimini kapsar. Orta Çağ Tarihi, Hicret’in başlangıcından, Osmanlı Saltanatı’nın ortaya çıkmasından, Sultan II. Mahmud’un Nizâm-ı Cedîd’i kurmasına ve Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasına kadar geçen süreçtir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından Târih-i Âlem’i kaleme aldığı yıla kadar gelen zaman ise Son Çağ Tarihidir.[28]

Osmanlı müverrihleri tarihçiliklerinde İbn Haldun’dan (1332-1406) kuşkusuz etkilenmişlerdir. Haldun’un devletlerin de insanlar gibi bir ömre sahip olduğunu, devletlerin doğdukları, büyüdükleri ve öldüklerini söylemiştir. Bu görüş Osmanlı nasihatname kültüründe ve klasik dönem tarih kitaplarında da sıklıkla yer bulmaktadır. Özellikle Kâtip Çelebi (1609-1657) İbn Haldun’un bu antropomorfik görüşünü yüksek sesle dillendirmiş ve kendisinden sonra gelen Osmanlı tarihçilerini etkilemiştir. “XIX. yüzyılın ortalarında klasik İslam siyaset felsefesinden ilham alan dönemin tarihçileri Cevdet Paşa ve Mustafa Nuri Paşa, Osmanlı tarihini Kâtip Çelebi’yi izleyerek gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemine ayırırlar. (...) Standart lise tarih kitaplarına kadar giren Osmanlı tarihinin antropomorfik dönemlendirme (gençlik/kuruluş, olgunluk/yükselme, yaşlılık/duraklama-çöküş) şeması, Abdurrahman Şeref Efendi ve Yusuf Akçura kanalıyla günümüze taşınmıştır.[29]

Cumhuriyet döneminde ise Türk tarihçileri Avrupa’da kabul gören üçlü taksimi ve teslis ekolünü kabul etmişler ve Osmanlı müverrihleri gibi bu konuya şerh düşme gayreti içerisine girmemişlerdir. Tarihin çağlara ayrılması meselesine eleştirel bir bakış gösteren tek önemli çalışma Alkan’ın tespitlerine göre büyük tarihçi İbrahim Kafesoğlu’na (1912-1984) aittir. Kafesoğlu Hristiyan din adamları tarafında Avrupa merkezci bir perspektif ile yapılan bu ayrımın yanlış olduğunu “ihtiva ettiği gerçeklik payını başka ülkeler ve diğer milletler için de geçerli saymak imkânsız gibidir. Çünkü, Avrupa dışında kalan kavim ve milletlerin tarihî gelişmelerini aynı çerçeve içinde mütâlâa etmek, Asya ve Afrika milletlerinin mazilerini böyle bir kalıba sokmak kabil olmamaktadır.” diyerek belirtmektedir.

Merhum Kafesoğlu’nun teslis ekolüne ve üçlü sisteme alternatif olarak bir sistem önermesi dikkat çekicidir. Kafesoğlu Türk tarihini Türk Eskiçağı, Türk Ortaçağı, Yeniçağımız ve Sonçağımız olarak bölümler. Kafesoğlu’nun bu taksiminde “Türk Eskiçağı” tespit edilemediği için her hangi bir başlangıç tayini yapmamaktadır. Yine “Türk Ortaçağı”nın da “sınırları”nı tespit etmemekle birlikte, ilk İslâm-Türk devleti olan Karahanlılarla başlatılması ve 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile bitirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Devamında “Yeniçağımız” tabirini kullanarak, bunun Tanzimat’la başlatılıp Cumhuriyet devrine sona erdirmektedir. “Sonçağımız” ise, Cumhuriyetle başlamakta ve devam hâlen devam etmekte olduğunu iddia ettirmektedir”[30]

Kafesoğlu bu çalışmasında Türk tarihinin daha önce Rıza Nur (1879-1942) ve Zeki Velidi Togan (1890-1970) tarafından taksimata tabi tutulduğunu ancak bunun kimse tarafından dikkate alınmadığını belirterek bu taksimatı zikreder: “Rıza Nur, Türk tarihini “Eski Türk Tarihi (Türe ve Yasa Devri=Millî Devir)”, “Yeni Türk Tarihi (Müslümanlık Devri=Dinî Devir)” ve “Taze Türk Tarihi (Yeniden Doğuş ve Uyanma=İkinci Millî Devir)” olmak başlıca üç çağa ayırdığı gibi Zeki Velidi Togan da XVI. Yüzyıl ortasına kadar ilerleme ve yükselme çağı, Birinci Cihan Savaşı sonuna kadar gerileme ve çökme çağı ve birinci Cihan Savaşından sonra da üçüncü bir çağ olmak üzere üç ana çağa bölmektedir.”[31]

Sonuç ve Değerlendirme

  Dünya tarihi, özellikle Türk-İslam medeniyeti ile taban tabana zıt olan bu anlayışta Avrupalı olmayan medeniyetlerin kendilerine yer bulmaları oldukça güçtür. Ancak dünyada tarihçilerden bu ayrıma ciddi bir eleştiri gelmediği gibi Türk tarihçiliğinde de gelmektedir. Osmanlı’da Ahmet Cevdet başta olmak üzere buna bazı itirazlar gelse ve tarih taksimleri yapılsa da Avrupa merkezci bakış cumhuriyet döneminde iyice kurumsallaşmıştır. Bu sisteme Rıza Nur, Togan ve Kafesoğlu dışında ciddi bir eleştiri dahi getirilmemiştir. Türk tarihçiliği içinde yaşadığımız çağın da gerektirdiği gibi Avrupa merkezci bir yaklaşımla yapılan bu ayrımı milli bir teoriye ve kökene göre yeniden yorumlamak, yazmak ve üretmek mecburiyetindedir. Tarihimizi daha doğru anlamlandırmaya yaklaşmamızın en önemli adımı bu olacaktır.

 

Kaynakça

Alkan, Necmettin, “Tarihin Çağlara Ayrılmasında Üçlü Sistem ve Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2/9, (2009): 23-42.

_____________, “Tarihin Çağlara Ayrılmasında “Üçlü Sistem” ve Türk-İslâm Tarihi’nin Çağ Taksimi Meselesi”, Turkish History Education Jurnal, 3/2, (2014): 43-64.

Aslan, Demo Ahmet, “Modern Türkiye Tarihinin Dönemlendirilme Meselesi” Turkish History Education Jurnal, 3/2, (2014): 65-81.

Cadiou, François, Clarisse Coulomb, Anne Lemonde ve Yves Santamaria, Tarih Nasıl Yapılır, çev. Devrim Çetinkasap, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013.

Collingwood, Robin George, Tarih Tasarımı, çev. Kurtuluş Dinçer, 2. Baskı, Gündoğan Yayınları, Ankara, 1996.

Özvar, Erol, “Osmanlı Tarihinde Dönemlendirme Meselesi ve Osmanlı Nasihat Literatürü”, Divan Dergisi, 4/7, (1999-2): 135-151.

Saraç, Zafer, “Tarihi Dönemlere Ayırmak Şart mı?”, Tarih Kritik Dergisi, 3/2, (2017) 107-109.

 

[1] Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Öğrencisi.

[3] Necmettin Alkan, “Tarihin Çağlara Ayrılmasında Üçlü Sistem ve Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2/9, 2009, ss. 28-29.

[4] İdeolojik yaklaşımlar geleceğe dair rasyonelliği tartışmalı kehanetler içermesi gibi sebeplerle tartışmalıdır. Ancak konumuz dördüncü bölme olan tarihin çağlara ayrılması olduğundan ve bu iddiaya karşı yazılmış geniş bir literatür hali hazırda mevcut olduğundan bu konuyu ele almayacağız.

[6] gös. yer.

[7] a.g.m., s. 3.

[8] François Cadiou vd., Tarih Nasıl Yapılır, çev. Devrim Çetinkasap, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013, s. 49.

[9] Necmettin Alkan, “Tarihin Çağlara Ayrılmasında “Üçlü Sistem” ve Türk-İslâm Tarihi’nin Çağ Taksimi Meselesi”, Turkish History Education Jurnal, 3/2, 2014, s. 45-46.

[10] Alkan, “Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, s. 29.

[11] Demo Ahmet Aslan, “Modern Türkiye Tarihinin Dönemlendirilme Meselesi” Turkish History Education Jurnal, 3/2, 2014, s. 66.

[12] Alkan, “Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, s. 30.

[13] Rüyanın tamamı ve tabiri için bkz: “Daniel 2 (1-49)”, Kutsal Kitap Eski ve Yeni Antlaşma (Tevrat, Zebur ve İncil), Kitabı Mukaddes Şirketi Yayınları, İstanbul, 2014, s. 921-923.

[14] Alkan, “Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, s. 31.

[15] R. G. Collingwood, Tarih Tasarımı, çev. Kurtuluş Dinçer, 2. Baskı, Gündoğan Yayınları, Ankara, 1996, s. 85.

[16] Alkan, “Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, s. 31.

[17] a.g.m., s. 32.

[18] Alkan “Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, s. 32; Collingwood, s. 87.

[19] Detaylı bilgi için bkz. François Cadiou vd., Tarih Nasıl Yapılır, ss. 45-60.

[20] Alkan, “Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, s. 33

[21] Zafer Saraç, “Tarihi Dönemlere Ayırmak Şart mı?”, Tarih Kritik Dergisi, 3/2, 2017, s. 108. Konu ile ilgili detaylı bilgi için bkz. Jaques Le Goff, Tarihi Dönemlere Ayırmak Şart mı?, Çev. Ali Berktay, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2016.

[22] Alkan, “Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu”, s. 33.

[23] Alkan, “Türk-İslam Tarihi”, s. 46.

[25] Alkan, “Türk-İslam Tarihi”, s. 47.

[26] a.g.m., s. 48

[27] a.g.m., s. 49.

[28] a.g.m., s. 50.

[29] Erol Özvar, “Osmanlı Tarihinde Dönemlendirme Meselesi ve Osmanlı Nasihat Literatürü”, Divan Dergisi, 4/7, 1999-2, s. 138.

[30] Alkan, “Türk-İslam Tarihi, s. 52.

[31] a.g.m., s. 53.

Yorum Gönderme